42 milyon 533 bin 41 seçmenin Türkiye’nin kaderini belirleyeceği 22 Temmuz’a az bir zaman kala Türk blog küresinin en aktif fikir bloglarından biri Derin Sular’ın yazarı Serdar Kaya ile hem seçim hem de Türk blogküresinin genel durumu üzerine konuştuk.

.
AKP 22 Temmuzda yeniden iktidar olabilecek mi?
.

Serdar Kaya: ‘İktidar’ kelimesini kullanmış olmanızdan hareketle şöyle bir kelime oyunu yapabilirim herhalde: Birinci parti olması kuvvetle muhtemel olsa da, elbette iktidar olamayacak. Soruyu böyle yanıtlayınca, kimin iktidar olacağı da haliyle aşikar oluyor.

Çok partili dönemin tamamında olduğu gibi, 22 Temmuz 2007 tarihi sonrasında da asıl iktidar yine TSK olacaktır. Çünkü Türk siyasi geleneği, siyasetin ‘insanlara ait’ bir alan olmasına hiçbir zaman müsaade etmedi. Bir başka deyişle, bu siyasi gelenek gerçek manada bir ‘cumhuriyet’ özelliğine hiçbir zaman sahip olmadı. Zira bir ülkede seçimlerin yapılması, belli partilerin seçim sonuçları doğrultusunda dönüşümlü olarak iktidara gelmeleri, o ülkedeki siyasi işleyişin insanların elinde olduğu anlamına gelmez. Bugün Türkiye’de insanlar, ‘AKP yine birinci parti olursa ordu müdahale eder mi?’ gibi sorular sorabiliyorsa ve bu tür sorular siyasi geleneğimiz gereği doğal karşılanabiliyorsa, bu durum, ordudan icazet almamış olan bir partinin, oyların salt çoğunluğunu dahi alsa iktidar olamayabileceği anlamına gelir.

Kaldı ki, ordudan icazet alınsa dahi bu durum iktidar olmak için yeterli değildir. Çünkü icazeti veren kişi, istediği an geri alabilir de…

.
O halde Türkiye’de iktidar ordunun elinde diyorsunuz
.

Serdar Kaya: Aslında bunu ben söylemiyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün anayasaları askerler tarafından yapıldı ve askerlerin kurdukları sistemlerde, halk tarafından seçilenler, periyodik aralıklarla üniformalılara izahat verme durumunda oldular. Rejimin sahibi eğer gerçekten halk olsaydı, siyasiler hesaplarını askerlere değil halka verirler, iktidardan da tanklarla ya da tank tehditiyle değil, halkın eliyle uzaklaştırılırlardı.

Türkiye’nin kısa tarihine bakarsanız, askerlerin doğrudan dört kez rejime müdahale ederek halk tarafından seçilmiş siyasileri iktidardan uzaklaştırdıklarını görürsünüz. Bu müdahalelerin ilkinde, cumhuriyet tarihinin en yüksek oy oranını almış olan bir başbakan, onca insanlık dışı muamelenin ardından düzmece bir mahkemenin kararıyla iki bakanıyla birlikte asılmıştı. Çok yakın bir geçmişte Recep Tayyip Erdoğan’a, ‘Ayağınızı denk alın, yoksa sizi de asarlar ona göre!’ mealinde imalarda bulunulduğuna da şahit olmadık mı?

Bütün bunlar, kendini rejimin sahibi addeden atanmış devlet yetkililerinin seçilmişlerle (ve dolayısıyla halkla) giriştikleri iktidar kavgasından ibaret. Dikkat ederseniz son siyasi krize de cumhurbaşkanlığı makamına bir AKP’linin gelmesi ihtimali nedeni oldu. Sabah gazetesi yazarı Emre Aköz, bugün bu konu ile ilgili bir değerlendirme yaparken, AKP’nin cumhurbaşkanı adayının karşı tarafça kabul görmesinin olmazsa olmaz bir ölçütü bulunduğunu, bu ölçütün de, başbakan siyasete müdahale eden bir genelkurmay başkanını görevden almak istediğinde buna kesinlikle onay vermeyecek bir kişinin aday gösterilmesi olduğunu söylemiş. Bu çok doğru bir tespit. Çünkü halkın içinde yıllarca ezilen bir kesim var ve bu kesim gerek ekonomik, gerekse politik açıdan artık eskisine oranla fazlasıyla güçlü. Uzun yıllar sonucunda oluşan bu birikim, olası bir güç transferini de beraberinde getiriyor. Bugün içinde bulunduğumuz süreç bundan ibaret. Ancak güç transferleri (eski güç sahiplerinin konumlarını korumak istemeleri nedeniyle) kolay kolay şiddetsiz gerçekleşmez. Türkiye de böyle bir şiddetin eşiğinde. Umalım ki bu kaçınılmaz dönüşüm mümkün olduğunca kansız gerçekleşsin. Çünkü AKP’yi kapatsalar dahi, muhafazakar olmasa bile belli konularda onun izinden giden ve benzeri taleplerde bulunan bir parti bu boşluğu mutlaka dolduracaktır. Çünkü halkın belli bir yekünü bir kez uyandıktan sonra, artık o işin önünü alabilmek çok zordur.

.
AKP’ye oy veren seçmenin tercihi neden AKP’den yana oluyor?
.

Serdar Kaya: Pek çok neden sayılabilir. Ama alternatifsizliğin en önde gelen neden olduğunu düşünüyorum. Zira AKP mükemmel olmaktan çok çok uzak olsa da, diğer partilerin oturaklı bir duruşu maalesef yok. Bu da AKP’yi maalesef alternatifsiz kılıyor. Avrupa Birliği’nden özelleştirmeye ve bireysel özgürlüklere varan bir yelpazede AKP’nin duruşu iyi kötü belli. Bu gündem maddeleri hakkındaki düşünceleriniz AKP ile aynı doğrultuda olabilir ya da olmayabilir, bu ayrı bir konu. Farklı düşünüyorsanız zaten AKP’ye oy vermezsiniz, olur biter. Ama bu konular bugün itibariyle Türkiye’nin önemli gündem maddeleri ve AKP’nin bu konulardaki yaklaşımları ve 5 yıllık icraatı belli. Bu AKP adına çok önemli bir avantaj. Çünkü – çok tuhaf ama – diğer partilerin hepsi AKP karşıtlığından beslenmeye çalışıyor ve hiçbirinin elinde özgün bir program yok. Dahası, bu durum, bu partiler arasındaki farkları da önemli ölçüde azaltıyor. Halbuki bu bir seçim ve bu partiler sadece AKP ile değil, birbirleriyle de yarışıyorlar. Tabii kendileri de bunun farkında. Bu nedenle de, bütün seçimi akıllarınca tek bir gündem maddesinde indirgeyerek, ‘Sağcılar DP’ye, solcular CHP’ye oy versin’ gibi kampanyalar ortaya koymaya çalışıyorlar. Ama AKP böyle basit ve işlevselliği kuşkulu söylemlerle yenilebilecek bir parti değil.

Bu konuda bir diğer önemli nokta şu ki, AKP karşıtı bunca söylem, aynı zamanda geleneksel Türk siyasetinin kapalı toplum anlayışına karşılık gelen bir yapıya sahip. Bir başka deyişle, Türkiye için alternatif politika üretmekten ziyade, AKP tarafından son 5 yıldır atılan adımları geri almaktan ve böylelikle Türkiye’yi eski çizgisine döndürmekten ibaret yaklaşımlar bunlar. Halbuki Türkiye’yi Avrupa’dan ve dünyanın geri kalanından izole edebilecek bu tür tehlikeli yaklaşımlara haklı olarak şüpheyle bakan insanlar, AKP’ye hiçbir zaman oy vermeyecek olan seçmen kitlesinin içinde ‘bile’ mutlaka vardır (ve muhtemelen sayıları da zannedildiği kadar az değildir). Daha da önemlisi, Türkiye, ‘AKP’ye hiçbir zaman oy vermem’ diyen insanlardan ibaret değil. Kararsızlar olarak da nitelendirebileceğimiz bu insanların sayısı önemli bir yeküne karşılık gelir ve seçimlerin sonucunu da zaten bu kitleler belirlerler. Bence söz konusu kararsız kitlenin, önemli bir krizin ardından gerçekleşen 2002 seçimlerinde başarılı bir geçmişi olan Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki AKP’ye oy vermek için pek çok nedeni vardı. Aradan 5 yıl geçtikten sonra, özellikle ekonomi alanındaki 5 yıllık istikrar ve AB yolunda alınan önemli mesafenin de etkisiyle 2007 yılında karşımızda daha farklı bir tablonun olduğunu söylemek zor. Çünkü iki seçim arasında olumsuz olarak değerlendirebileceğimiz tek değişken sonuçsuz kalan cumhurbaşkanlığı seçimleri ve ordu müdahalesi konusundaki korkular. Bu değişkenin ise ne kadar önemli olduğu dahi henüz belli değil. Dahası, bu tür tuhaf gelişmeler AKP’nin lehine de sonuç verebilir.

.
Partilerin elinde özgün bir program yok dediniz. Bu boşluğu bağımsızlar doldurabilir mi?
.

Serdar Kaya: Doldurabilmelerini çok isterdim, ama maalesef bu pek mümkün değil. Çünkü bağımsızların örgütlenmeleri, finansman sağlamaları, seslerini duyurabilmeleri, kamuoyu oluşturabilmeleri ve ardından kendi programlarını hayata geçirebilecekleri bir siyasi güce erişmeleri çok zor. Kaldı ki, bağımsız adaylar, Baskın Oran gibi belli spesifik konularda duyarlılığı olan ve konuları meclisin gündemine taşıması beklenen insanlar daha çok. Yani bağımsız adaylar söz konusu olduğunda kapsamlı bir politikalar bütününden değil, tekil konulardan söz ediyoruz. Bu nedenle bağımsız adayların partilere alternatif olmaları söz konusu değil.

.
Peki size göre bağımsızların seçimin kaderini belirlemesi mümkün mü?
.

Serdar Kaya: Belli şehirlerle sınırlı bir etkileri olacaktır mutlaka, ama seçimin kaderini belirlemelerini muhtemel görmüyorum. Ancak 367’yi bulma konusundakine benzer önemli marjinal etkileri elbette olabilir.

Derin Sular blogunun yazarı Serdar Kaya ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ikinci bölümünü yarın blog kazanında okuyabilirsiniz.