Derin Sular blogunun yazarı Serdar Kaya ile gerçekleştirdiğimiz röportajın ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

AKP bağımsız adayların önünü tıkadı

.
Bağımsız adayların sayısının artmasını neye bağlıyorsunuz?
.

Serdar Kaya:Bağımsız adayların sayısının artması, adaletsiz seçim sisteminin ve özellikle de yüksek seçim barajının bir sonucu. Milyonlarca vatandaşımızın (ideolojileri ne olursa olsun) mecliste temsil edilmemesinin izah edilebilir bir yanı yoktur. AKP’nin seçim barajını düşürmemesi ve hele bağımsız adayların işini zorlaştırması ise, bireysel haklar adına (samimiyetle atıldığını düşündüğüm) onca adımdan sonra pragmatik nedenlerle işlenmiş olan affedilmez bir hürriyet suçudur. Böyle bir suçun da mazereti olamaz. Tabii CHP de AKP ile aynı yönde oy kullandı bu konuda, ama CHP zaten tarihi boyunca bireysel hakları koruyan değil ihlal eden bir parti olageldiği için, bu konuda CHP merkezli ayrı bir değerlendirme yapmaya gerek görmüyorum.

Ancak seçim barajı konusunda eklemek istediğim bir şey var. Barajın düşürülmesi söz konusu olduğunda sürekli gündeme getirilen bir ‘istikrar’ argümanı var. Koalisyonlar döneminin geri gelmesinin ülkenin tekrar istikrarsızlığa sürüklenmesi anlamına geleceği, bu nedenle de barajın yüksek tutulmasının daha iyi olacağı şeklinde bir yaklaşım bu. Bu yaklaşımı makul bulmuyorum. Çünkü belli bir oy oranının altındaki partilerin milletvekillerine mecliste sınırlı oy hakkı verilmesi suretiyle temsildeki kısıtlamanın önüne geçilebilir. Bu da elbette mükemmel bir sistem olmaz, ama adaletsizliği önemli ölçüde ortadan kaldıracağı açık. Çünkü böylelikle milyonlarca insanın hassasiyetlerinin en azından meclis kürsüsünde dile getirilebilmiş olması sağlanır – ki bu da çok önemli bir adımdır. Ama bu kadarını dahi gerçekleştirmeyi düşünmediler.

Olası bir cumhurbaşkanlığı krizi rejim krizine dönüşebilir

Bir de Cumhuriyet Mitinglerine katılan son derece kararlı bir kitle var. Bu bakış açısıyla onları nereye koyuyorsunuz?

Serdar Kaya: TSK bir süredir tabanı harekete geçirmeye yönelik bir politika izliyor. Hatırlarsanız 2004 yılında gerçekleştirilmek istenen iki darbe girişimi ile ilgili kayıtlarda ‘Önce halkı sokağa dökeceğiz’ deniyordu. Geçtiğimiz günlerde de, Kuzey Irak’ta bir savaş macerasına atılmak isteyen komutanların halka çağrıda bulunarak, bu konuda sessiz kalmayıp talepkar olmalarını istediklerine şahit olduk. Bütün bunlar, Türkiye’de ‘halkı sokağa dökmek’ ile ‘militarizm’ arasında kuvvetli bir korelasyon olduğu anlamına geliyor. Hatırlayacak olursanız, 2004 yılındaki darbe girişimlerinde başı çektiği iddia edilen general, şu anda cumhuriyet mitinglerini organize eden Atatürkçü Düşünce Derneği’nin başkanı. Yani halkın sokağa dökülmesinin böyle bir emekli general tarafından organize edilmiş olması, olaylara biraz daha temkinli yaklaşmak isteyen her insanın aklına soru işaretleri getirmelidir diye düşünüyorum.

Bu noktada, ‘Organizatörlerin niyeti şüpheli olsa da, bu durum halkın belli bir kesiminin kimi konularda kaygıları olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz’ gibi bir argüman da öne sürülebilir. Bu da elbette tamamen yanlış bir argüman değil. Ancak söz konusu argümanı dile getirenlerin ileri sürdüklerinin aksine, Türkiye’de hayat tarzları tehdit altında olan insanların laikler değil, İslami kimliğe sahip olanlar olduğunu düşünüyorum. Hatta daha doğrudan bir ifadeyle, İslami kesim mensupları (ve özellikle başörtülüler) geleceğe yönelik ‘olası’ bir tehdit altında da değiller; ‘hal-i hazırda’ rejimin baskısını yaşamaktalar. Dahası, bu tür baskılar cumhuriyet tarihi boyunca hep yaşandı. Bu tür uygulamalara gerekçe olarak da, aksi takdirde insanlara zorla çarşaf giydirileceği, Türkiye’ye İran’dan rejim ithal edileceği gibi iddialar dile getirildi.

Ben bu tür iddiaları – özellikle 2007 yılı itibariyle – kesinlikle ciddiye almıyorum. Bu tür iddiaların, Türkiye’nin özgürleşmesi sonucunda onyıllardır susturulan kesimlerin de artık kendilerini ifade etmeye başlayacaklarını bilen statüko yanlıları tarafından ortaya atıldığına inanıyorum. Tabii ifade özgürlüğüne kavuşacak kesimler derken sadece İslami kesimi kast etmiyorum. Kast ettiğim, rejimin sahibi olan Kemalist kesim dışındaki herkes. Aykırı kabul edilen bütün bu kesimlerin kontrol altında tutulabilmeleri için de, Avrupa Birliği üyeliği gibi bireysel hakları ve adem-i merkeziyetçiliği körükleyecek olan gelişmelerin baltalanması gerekiyor. ‘İrtica’ ve ‘terör’ gibi sihirli konuların sürekli ısıtılarak gündeme alınması işte bu nedenle gerekli. Hatta irtica ve terörün geçmişte Müslüm Gündüz ve Hizbullah örneklerinde olduğu gibi doğrudan devlet içindeki kimi yapılanmalar tarafından şişirilerek gündeme hazırlandığını da bu noktada unutmamak gerekli.

Bütün bunların ışığında cumhuriyet mitinglerine bakacak olursak, biraz daha farklı şeyler söylemeye başlayacağımız açık. 60 ve 70’lerin sonunda sokağa dökülen gençlerden hayatta kalanların çok önemli bir kısmı, bugün olgun bir muhakeme ile geçmişe baktıklarında eskiden yapmış oldukları şeyleri yanlış buluyorlar. Cumhuriyet mitingleri elbette (ve mutlu ki) geçmişteki bu olaylar gibi şiddet içerikli değildi. Umalım ki, bundan sonra da bu konudaki gelişmeler aynı şekilde devam etsin. Ancak yarın Türkiye’de bir darbe olursa, bu darbeyi gerçekleştiren komutanların, ‘AKP ülkeyi yönetemez duruma gelmişti. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde görülmemiş bir biçimde pek çok kentte milyonlar yürümüştü’ gibi ifadelerle bu müdahaleyi mazur göstermeye çalışacaklarını tahmin etmek pek de zor değil. Bir başka deyişle, bazı insanların ‘Ne şeriat ne darbe’ diyerek yürümüş olmaları, darbeciler tarafından kullanılmadıkları ya da ileride kullanılmayacakları anlamına gelmez. Bu nedenle de, 60 ve 70’lerde bir önceki neslin düştüğü hataya düşülmeyerek olan biten hakkında biraz daha sorgulayıcı olunması gerekiyor.

Peki AKP iktidar olur demek şu ya da bu nedenle mitinglere katılan kitleleri görmezden gelmek anlamına gelmiyor mu?

Serdar Kaya: Kesinlikle gelmiyor. Çünkü AKP’nin birinci parti olması başka, yüzde yüze yakın oy alması başka şey. Zira AKP, mitinglere katılan insanların oyunu almadan da birinci parti olabilir diye düşünüyorum. Tabii böyle söylerken, ‘kesin olacaktır’ anlamında da konuşmuyorum. Sonuçta ben kahin değilim ve seçime de üç haftaya yakın bir süre var. Ama herşey bugünkü gibi devam ederse AKP’nin seçimden birinci parti olarak çıkacağını tahmin ettiğimi söylüyorum.

Burada yürüttüğüm mantığı tersinden işletecek olursak, şöyle bir şey de söylemek mümkün: Bu konuda asıl hatayı, sadece cumhuriyet mitinglerine bakarak seçim sonuçlarını tahmin etmeye çalışan insanlar yapıyorlar. Çünkü seçmenler sadece cumhuriyet mitinglerine katılan insanlardan ibaret değil. Hatta bu çerçeveyi biraz daha genişleterek, seçmenlerin sadece Kemalistlerden ibaret olmadığını da söylemek mümkün. Bir diğer nokta da, mitinglerden birinde yapılan bir ankette, katılımcıların %8’e yakınının AKP’ye oy vereceğini söylemiş olması. Anketin ne denli profesyonelce yapıldığını bilmiyorum. Ama bana pek inandırıcılıktan uzak bir sonuç gibi de gelmiyor açıkçası.

.
Seçimin akabinde bir cumhurbaşkanlığı krizi görüyormusunuz?
.

Serdar Kaya: Maalesef ve kesinlikle görüyorum. Hatta 22 Temmuz’dan sonra cumhurbaşkanlığı krizinin bir rejim krizi haline de kolaylıkla dönüşebileceğini de düşünüyorum. Ama militarist zihniyet Türkiye’de uzun vadede de olsa mutlaka yok olacaktır. Çünkü gidişat o yönde ve bu doğrultuda ciddi bir mesafe alındı. Hatta işin bu hale gelmiş olması dahi bir çırpınışın sonucudur.

Biri Bize Anlatsın departmanına eklenen benzer yazılar

Bu yazıya link verin

Eğer bu yazıyı beğendiyseniz bu yazıya sitenizden link vererek hem bu yazıyı hem de okurlarınızı ödüllendirebilirsiniz.
Bunun için aşağıdaki kutucukta yer alan kodu kopyalayıp kendi sayfanıza yerleştirin (kopyalamak için Ctrl+C)
Bu yazıya link verdiğinizde linkiniz şöyle görünecek: “Cumhuriyet neslinin söyleyecek sözü yok!� (2)